Tanrılar Sisifos’u cezalandırdılar. Hem de ona hayatı boyunca büyük bir kayayı bir dağın tepesine çıkarmak ve indirmek olan bir kader vererek. Sisifos her defasında koca kayayı sırtlanıp dağa çıkarıyor ve oradan da aşağı indiriyordu. Btî’amansız tekrar, zorlu çıkışlar ve ağrılı inişlerle yeniden başlayan eziyet Sisifos’un en büyük cezasıydı.
Mitolojiler çoğunlukla insan hayatını taklit eden ve onların içinde bulundukları insanlık hallerini öyküleştiren anlatılardır. Bu öyküleştlrmede tanrı kayramı insanlık durumlarının trajedisini ve” ağırlığını pekiştirmek için kullanılır. Sisifos bu durumda, her ne kadar 20. yüzyıl filozoflarının yararlandığı önemli bir mitolojik karakter olsa üa insanın kendi bedeniyle mücadelesini yansıtması bakımından bizce önemli bir örnek oluşturmaktadır.
Küreselleşen dünyada bilginin son derece hızlı dolaştmıyla ortaya çıkan ve her türden alışverişin en çok gerçekleştiği bir alan da kuşkusuz beslenme: Onu rejim, diyet sözcükleriyle hayatımızda yıllardır daha fazla duymaya başladık. Bunda elbette aşırı derecede sanayileşen ve sunileşen gıda sektörünün, organik olmaktan uzaklaşan mutfağımızın ve “hızlı” yemeye alışan damaklarımızın da payı var.
İnsanın, 21. yüzyılın başında bedeni ve ruhu arasındaki zorlu gelgiti Sisifos’un zavallı kaderine benzetmek hiç de zor değil artık. Çağımızda insanın fiziksel olarak bedenine eğilmesinin ardında uzun ve sağlıklı yaşamak kaygılarının da olduğu bir gerçek, fakat bu gerçeğin aslında İnsan bedeninin sanayi ve kapitalizmin yarattığı tüketim histerisine kapılmış ve kendi tatminlerine tutsak bir yapı olarak karşımıza çıkması bu karmaşık durumu bütün ayrıntılarıyla, ilüzyon ve mucize tellallığının uzağında ortaya koymamıza yol açıyor.
Evet, Homo Sapiens’ten günümüze insan artık evriminin Homo Obesus aşamasında. Yüz binlerce yıl öncesinin canlı varlıkları arasından yeryüzünde tekerleği, ateşi, silahı ve yazıyı keşfetmesiyle öne çıkan ve Homo Sapiens, günümüzde kendi yaşadığı çevreyi, diğer insanları ve bedenini doymazca yok eden, felakete sürükleyen ve bozan bir Homo Obesus görünümünde. Bedensiz hareket etmeyi, yemek pişirmeyi, kendini korumayı ve diğer varlıklar ile belleği arasında iletişimi gerçekleştiren bu beden, bugün tıpkı Sisifos gibi sürekli tekrarlanan, tekrarlandıkça da anlamsızlaşan bir kaderin pençesinde: Obezite güçlü yanlarımız birbirimizden farklı olarak doğarız. Ve bunları iyi gen-kötü gen gibi sıfatlarla kendimiz uyarlayıp rahatlamaya çalışırız.
Oysa artık sağlıksızlığı kabullenmek ve bu doğrultudaki mirasımızla yaşamak yok. Yeni yasam felsefemizde “farkındalıkla” sağlığımızı nasıl sürekli ve iyi kılabileceğiz? Kansere yine geri dönelim… Biliyoruz ki eğer sigara içiyorsak, düzenli olarak alkol kullanıyorsak, kırmızı ve yağlı eti gereğinden fazla tüketiyorsak, kimyasal madde içeren ilaçları düzenli olarak alıyorsak ve ailemizde kanser varsa, yüksek risk grubundayız demektir.
Oysa bunu nasıl lehimize çevirebiliriz buna bir bakalım… Günlük beslenmemizin büyük çoğunluğu sebzelerden, posalı yiyeceklerden, betakrotene, C, E vitamini gibi antioksidan İçeren yiyeceklerden oluşuyorsa, stresimizi elimizden geldiğince kontrol edebiliyorsak ve mutlaka her gün 45 dakika-1 saat fiziksel aktiviteye zaman ayırabiliyorsak sizce riskiniz düşmez mi? Birlikte paylaşacağımız